| Anasayfa | Festival Davetlileri | Charmed Tulips | Tulip Art Atölyesi | Tulipomania Atolyesi | Tulips Lab Atölyesi | Facebook Sayfası | Organizatörler |
ATİLLA CAN - TÜRKİYE
|
Bu sanatın kökeni tam olarak bilinmiyor. Ancak yaygın kanı ebru sanatının ilk kez Türkistan’ın Buhara civarında yapıldığı sonrasında da, Buhara'dan ipek yoluyla önce İran'a oradan da Anadolu'ya geçmiş olduğudur. İpek yolu ile gelen ebru sanatı Anadolu’dan sonra sanatın başkenti İstanbul'a geldiği ve İstanbul'dan da dünyaya ticaret gemileri ile yayıldığı söylenmektedir.
Ebru sanatı bizler için ne kadar kıymetli ise, Lâle çiçeği de aynı ölçüde kıymetli. Çünkü tıpkı ebru gibi lâlenin de kökeni Orta Asya. Lâle çiçeği her zaman, Türk kültüründe, sanatında, yaşamında çok kıymet görmüştür. Bu kıymetin en büyük sebebi ise, Arapça Lâle ve Allah yazılışının aynı harflerden oluşmasıdır. Yine Ebced adı verilen bir sistemde, matematiksel olarak her harfe bir rakam verildiğinde ve bu harfler toplandığında Lâle ve Allah kelimelerinin toplamı aynı sayıyı verir. Bu sayı ise 66'dır. Bu nedenle de lâle Allah'ı sembolize ettiği için kutsal kabul edilir.
Ebru sanatında lale çiçeği formu kullanımı çok eskiye dayanmıyor. Ama Türk kültürüne ve diğer sanatlara baktığımızda Lâle figürünün geçmişinin 800 yıla kadar geriye gittiğini görürüz. Geçmiş dönemlerde kıymet gören lâle, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde gerek güzelliği, gerek mukaddes bir çiçek olmasından dolayı çok ilgi görmüş. Lâle çiçeği sadece Osmanlı bahçelerinde yetişen; güzelliğin, zenginliğin, refahın sembolü bir çiçek olarak kalmamış, aynı zamanda Lale deseni, kimi zaman ahşap bir obje üzerine oyulmuş, kimi zaman bir çini eserini süslemiş. Lale, Türk edebiyatında da yerini almış, yeri geldiğinde bir şairin mısralarında zerafet olarak kaleme alındığı gibi, bir minyatür sanatçısının eserlerini de süsleyen kıymetli bir çiçek olmuş. Osmanlı'nın şık kumaşları, gözalıcı lâle desenleri ile bezenmiş. Ressamlarda lale çiçeğine kayıtsız kalmamış ve eserlerinde lâle çiçeğini kullanmış. Türk kültüründe lâle sevgisi o kadar büyük ki, insanlar yaşarken de, ölürken de bu sevgiyi hep yanında istemişler. Çok eski mezar taşlarında ve günümüzdeki mezar taşlarının bir çoğunda lâle çiçeğini, bir taşa veya mermere kazındığını görebilirsiniz. Bu gün bir çok camii'de, türbede lâle çiçeğini görebilirsiniz. Bu çiçek o kadar çok sevilmiş ki, anneler ve babalar doğan kızlarına lâle adını vererek, adı ve şekli gibi güzel bu çiçek gibi ömürlerinin güzel geçmesini istemişler. Özetle şunu diyebilirim ki Lâle çiçeği, Türk kültürü, sanatları ve yaşamında o kadar çok benimsenmiş ki, Lâle çiçeği, doğumdan, ölüme kadar her alanda kendine yer bulmuştur.

Ebru sanatı yüzyıllarca hep müstakil bir sanat olarak, bir kaç kişi tarafından yapılan, kaybolmaya yüz tutmuş bir sanat olarak günümüze kadar gelebildi. Ben de ebruya başladığımda, gerek Türkler, gerek Türkiye dışından diğer milletlerin bir çoğunun ebru sanatını tanımadığını gördüm. Yapılış teknikleri ile eşi ve benzeri olmayan, aynı zamanda insan ruhuna pozitif katkılar sağlayan bu sanatın, ileriki yıllarda kaybolma riski olduğunu öğrendiğimde, bu sanatın gelecek kuşaklara kalması gereken ve çok az sayıda insanın yaptığı monopolleşmiş bir sanat olarak değil de, bir çok insanın tanıdığı, icra ettiği evrensel bir sanat kategorisine girmesini istedim. Ebru sanatı ne anlama geliyor dediğinizde, bence ebru sanatı alışılmışın dışında farklı tekniklerle yapılan, insan ruhuna faydalı, evrensel bir sanat.
Türkiye’de ve dünyada ilk kez bir sanat UNESCO tarafından koruma altına alındı. Evet, haklısınız, ebru sanatının UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alınmasının fikri bana ait. Bu serüven 2009 yılında, ilk kez Birleşmiş Milletlere ve UNESCO Paris Merkezine dilekçeler göndermem ile başladı. Dilekçelerimde; ebru sanatından bahsederek mutlaka gelecek kuşaklara aktarılması gerektiğini, çok kıymetli ve farklı bir üslup ile yapılan bir sanat olduğunu, çok bilinmese de tahmini 1000 yıldan fazla bir geçmişinin olabileceğini; mutlak ve mutlak bu sanatın koruma altına alınması gerektiğini dilekçelerimde yazdım. Sonrasında, Türkiye`de ki resmi kurumlara fikrimden bahsettim, destek istedim. Türkiye'deki resmi kurumlar fikrimin öngörülür olduğunu söyleyerek , projemi destekledi. Sonrasında eşgüdümlü çalışmalarla ebru dosyası hazırlandı. Ebru dosyası 2014 yılında Paris'te Unesco Merkez binasında, incelendi tarihi bir kararla Ebru sanatı UNESCO Dünya Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne girdi ve tarihe altın harflerle başarı hikayesi olarak yazılmış oldu.
Bu tarihi başarının ardından yasadığım his, ebru sanatı adına, bu sanatın gelecek kuşaklara aktarılması adına, ebru sanatının evrensel bir sanat olmasının önünün açılması adına gurur ve mutluluk hissidir. Diğer sanatların da Unesco'da koruma altına alınmasına da ilham kaynağı olduğum söyleniyor. Tarihte bir ilke ve yeni ilhamlara kaynak olmak mutluluk kaynağım.
Unesco ebru projemde, kültürel stratejilerim oldu. En büyük stratejim, bu projemimi dünyadaki farklı milletlerden olan insanlara, sanatçılara anlatmam, onları projemin içine dahil etmem oldu. Tek başladığım bu projemin amacına, yüzlerce, binlerce insanı dahil ederek farkındalık yapmak istedim. Uluslararası paneller, sergiler düzenledim. Yüzlerce insanla ebru workshoplar düzenledim. Sanatı sadece Türkiye ve İstanbul yerine, dünyanın bir çok ülkesine götürerek, etkinlikler düzenledim. İnsanların hayatlarında ilk kez gördüğü bu sanata, dahil olmalarını, bu sanata dokunmalarını sağladım. Bu yapılan etkinliklerle, dünyadaki birçok televizyon ve yazılı basının, sosyal medyanın ilgisini çektik. Bu çalışmalarım neticesinde, her gün yeni yeni insanlar ebru sanatına ilgi duydu, ebru öğrenmek için çaba sarf etti. Yine bu unesco projemde, toplumun her kesiminden insanla etkinlerimi paylaştım. Projeme; çocukları, yaşlıları, hastaları, huzurevindekileri, yaşamın zorluğunda bunalmış olanları, akademisyenleri, farklı sanat dalındaki sanatçıları ve tüm sanat severleri projeme dahil etmeye çalıştım. En büyük stratejik hamlem, bu sanatı sevgi ile insanlarla birlikte yapmak, onları dışlamadan yapılanların içine dahil etmek ve aslında din, dil, ırk, renk farklılığımıza rağmen hepimizin nihayetinde insan olduğumuzu, yan yana gelip, ortak bir amaçta buluşabileceğimizi anlamalarını sağladım. Bu yaptıklarımın somut sonucu, dünyada çok büyük bir sanat topluluğunun üyelerinin birbirilerini tanıması, sevmesi ve dost olmasıdır. Eğer siz farklı bir milletten biri ile, gerçekten dost olabiliyorsanız, tüm güzel şeyleri yapmış sayılırsınız.
Margareta hocam, tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki, dünyada gezilebilecek en güzel şehirlerden biri Culuj-Napoca/ Kaloşvar. İlk gördüğümde gözüme çarpan, gotik, Barok ve Rönesans Mimarisi ile hayranlık uyandıran bir şehir. Ayrıca sokaklarında gençlerin çokluğunu farkettiğimde, buranın bir üniversiteler şehri olduğunu anladım. Beni davet eden Babeş-Bolyai Üniversitesinin tarihi binası, klasik iç yapısı, klasik asansörü bir film sahnesi gibi güzel ve inanılmazdı. 700 yıl öncesine ait kalıntılar, şehrin her yerini süsleyen heykeller, müthiş bir botanik bahçesi, cafeler, geniş caddeleri ile defalarca gelinmesi gereken bir şehir. Ayrıca çok kültürlü ve birçok etnik grubu içinde barındırmasına rağmen güler yüzlü, hoşgörülü ve huzurlu bir şehir. Her yıl profesyonelce düzenlenen festivaller, insan kalabalığının hiç eksik olmadığı canlı bir şehir. En çok etkileyen yerlerden biri de 1600 'lü yıllardan kalma Salina Turda tuz madeni gezimizdi. İnanılmaz keyif verici bir ortamdı. İlk gördüğümde, ebruya, suminagashiye benzeyen desenler ile hayranlığım kat kat arttı. Salina Turda tuz madeni sağlık ve sanat turizmi için bence çok önemli. Oradayken, aklıma gelen ilk şey, mutlaka burada sanatsal bir etkinlik yapmalıyım demiştim. Su üzerinde suminagashi ve ebru yaptığımda Salina Turda tuz madeni ile ne kadar çok benzerlik olduğunu göreceksiniz. Bir gün yeniden orada olmak ve orada bir sanat etkinliği yapmak isterim. Beni en çok etkileyenlerden biri de Cluj-Napoca'nın İbrahim Mütefferika'nın doğduğu şehir olması. Bu özellik, iki ülke arasında gönül köprüsü kurmak için kafi. Dilerim başka bir zaman, tekrar Kaloşvar'da olurum.
• Atilla Hocam, gelecek etkinliğimize davetimizi şimdiden kabul ederseniz, bizim için büyük bir şereftir. Turda`da memnuniyetle bir etkinlik düzenleyeceğiz. Seyirci olmaktan daha çok, katılımcı olarak Cluj Günleri etkinliği içerisinde hazırlanan Çokkültürlü Festivale katıldınız, Türkiye temsil grubunda Türk bayrağını taşıdınız... Hatırlıyorum ki Belediye başkanımızın önüne gelince, selam durusu için durduğumuzda her acıdan kameralar bizim grubumuzu çekiyorlardı… Atilla Hoca, çok hoş bir hatıraydı... Tanıtım suremiz bittiği halde, size birçok kez seslendim, siz hiç bir turlu yola devam etmediniz, arkamızda gelen grup bekliyordu…. Tabi, ben hemen sizin o anki yasadığınız gurur duygusunu anında anladım. Siz dünya çapında nice festivallere katıldınız. Yaşadığınız anı tekrar hatırlarsanız, Cluj-Napoca şehrinde katıldığınız festivali nasıl anlatırsınız?
Margareta hocam, sizin de söylediğiniz gibi dünyanın bir çok ülkesinde festivallere katıldım, ülkemi temsil ettim. Cluj Günleri Festivali sonrasında, sevdiklerimle, arkadaşlarımla konuşurken, festivalin çok profesyonel, aynı zamanda çok heyecan verici ve aynı zamanda bu festivalin beni çok mutlu ettiğini söylemiştim. Bu festivale katılan bir çok farklı ülke, kendi kültürleri ile oradaydı. Cluj halkının ve dışarıdan gelen misafirlerin ülke standlarını boş bırakmaması, etkinliğin çok kalabalık olması, Cluj şehrinde bir etkinlik kültürünün olduğunu bana gösterdi. Festival sonunda, ülkelerin bayraklarıyla, kıyafetleriyle ve kültürleriyle ile geçiş törenine katılması inanılmaz güzeldi. Ben de ülkemin devasa bayrağı ile geçit törenine katılıp, insan kalabalığının alkışları, konfetiler ve sevgi gösterileri arasından geçince, ülkem adına çok duygulandım ve gurur duydum. Bir ülkenin yüzü olabilirsiniz. Ama önemli olan bir ülkenin kalbi olmak. Görünürde ülkemi temsilen ve ülkemin yüzü olarak ordaydım. Ama inanın ben o gün ülkemin yüzü olarak değil, ülkemin kalbi olarak oradaydım. O kalp ki ülkem için gururla çarpıyordu. İşte o kalp gürültümden, heyecanımdan ne sizi duyabildim, ne de patlayan konfetileri, nede müzik ile alkışlayan kalabalığı görebildim. O geçit töreninde sanki transa girmiş gibi, kendimden geçmiştim.

Margareta hocam, konaklama konusunda çok doğru bir yer seçmişsiniz. Doğanın ortasında tarihi bir yerleşim alanını seçmeniz çok güzel olmuş. Tabi ki beni şaşırtan, kaldığımız yer sanki bir Türk yerleşim yeriymiş gibi, her tarafta lale desenlerinin olması. Baktığınızda ahşap yapılarla süslenmiş köy evleri, iç mekanda perdelerin el işi oluşu, sizi geleneksel, otantik bir atmosfere sürüklemiş oluyor. Bulunduğumuz yerde geziler yapıp, etrafı tanımak, yaşam tarzını ve kültürünü öğrenmeye çalıştık. Yerel halkın sıcak davranışı, küçük bir yerleşim bölgesi olmasına rağmen müzesinin olması, turistlerin uğrak noktası olması... Yerleşim yerinde gezerken tek tip hasır şapkalı erkeklerin ve yerel kıyafetli kadınların olması, geleneklerin devam ettirilmesi güzel bir görüntüydü. Konakladığımız mekanın sahibi, bizi kendi evinde oluşturduğu bir odaya davet etti. Oda küçük bir müze gibi tertip edilmiş. Ninesinden, dedesinden kalan eşyalar ve yerel kıyafetlerden oluşmuş bir oda ve her eşyanın bir hikayesinin olması, bizleri dinlemesi keyifli geçmişe giden bir yolculuğa çıkartmış oldu.
Festivalde ebru sanatının yapılışına tanık olan insanlar, hayranlıklarını hem sözle, hem de mimikleri ile belli ettiler. Saatlerce ayakta durup, bu sanatın yapılış inceliklerini gözlemleyip, kendileri de bu sanatı yapmak istediklerini belirttiler. Ben de, o insanları ebru sanatının içine dahil edip, el ele ebrular yaptık. Festivalde insanlarla sadece el ele dokunmadığımızı anladım. Festival bitiminde insanların sevgi gösterileri, tekrar sizi görmek istiyoruz, bu sanatı nasıl öğrenebiliriz, bize ders verebilir misiniz gibi cümleleri duyduğumda, aynı zamanda kalplere de dokunduğumuzu anlamış oldum. Sanatımızın bir hatırası olarak da, bir ebru eserini alanların ise, ebrularının kurumalarını bekleyip, ebruyu sevinçle imzalatmaları, birbirimize sarılıp vedalaşmamız, gerçekten de oluşmuş bir dostluğun kanıtı. Aynı dili konuşmasak ta, aynı dine mensup olmasak da, taşıdığımız kalplerin aynı olduğunu anlıyorsunuz. Kalpler aynı olunca da kültürler arasında köprüler rahat kurulmuş oluyor.
Margareta hocam Kültürel Diplomasi Akademisinde sizinle sohbetimde, Lâle ile ilgili ve Cluj ile ilgili anlatımlarınız aklımda. Ancak bu anlatımları Cluj'a geldikten sonra daha iyi anlamış oldum. Dilerim bir gün hayalleriniz gerçek olur ve gerçekleştirmek istediğiniz projeyi hayata geçirebilirsiniz.
Kıymetli hocam, İstanbul'da Lâlenin ve sanatın başkentinde misafirimiz olmanız bize mutluluk verdi. Lale çiçeğinin bolca olduğu İstanbul'da sizi yeniden misafir etmek, boğaza karşı Türk kahvelerimizi yudumlamak, keyifli bir sohbet etmek isterim. Belki de bu toplantı, pandemi bittikten sonra, tüm „kültür diplomatı” arkadaşlarımızın yeniden yan yana gelmesi ile olabilir. Öncelikle dünyanın bu salgından kurtulması, insanların yan yana gelebilmesinin risk olmaması ile gerçekleşebilir. Sizin hayaliniz olan Cluj Lale Festivali bir gün gerçekleşecek. Buna tüm kalbimle inanıyorum. Dilerim resmi kurumlarımız, projenize destek olur ve iki ülke arasında geleneksel hale gelen, yıllarca devam eden bir lale festivali gerçekleşir.

Çünkü her zaman Ebru sanatının rahatlatıcı özellikler taşıdığını, ağır hastalar üzerinde birçok fayda gösterdiği, adeta bir alternatif tedavi dalı oluşturduğu fikrini çokça kez öne surdunuz. O sıralarda hepimizin "hasta" olacağı fikrini aklımıza bile getirmedik... Ancak Romanya`da `Acil Durum` ilanı sırasında, şehrimde insanlar sokaklara çıkamasa da, kısa alışveriş gezilerinde narin lalelerin güzelliğine hayran kaldıklarına onlarca kez şahit oldum. Çünkü bu yıl Cluj şehri gerçek bir lale cenneti idi.oluverdi. Ne yazık ki bu pandemi karşısında hepimizin ruhu ve cani korkudan can çekişiyor. Hepimiz `hastayız`. Şimdi sanatın iyileştirici gücüne çok büyük ihtiyacımız var... Bence, bu tedaviye neden Ebru sanatıyla çizilen ruhumuza güzellikler katan laleler ile başlamayalım? Dünyanın dört bir yanından şehre gelen lale sevenlere ebru ile canlandıracağınız laleler sayesinde harika bir dostluk ve çok kültürlülük köprüsü inşa edelim. Şimdi söz sizde Bay Atilla Can, bu güzel düşünceler sizce mümkün olacak mı?
Öncelikle teşekkür ediyorum. Sanat adına ilk konuk olduğum için mutluyum. Sanat alanı Dünya şu an bir virüsün egemenliği altında. Tüm insanlar din, dil, ırk ayrımı olmadan çaresiz durumdalar. Yani virüs herkese eşit davranarak, insanlığa hükmetmeye devam ediyor. Pandemi bize, aslında yaşamda var olan güzellikleri yeniden keşfetmemizi ve görmemizi sağladı. Sokakta yürümenin, bir kafede bir fincan kahve içmenin, alış veriş yapmanın, okula, işe, tiyatroya, müzeye gitmenin ve bu örnekleri çoğaltabiliriz, ne kadar basit ve rutin gözükse de çok kıymetli olduğunu bize gösterdi. Virüs, İnsanların yüz yüze konuşmasını, yan yana gelmesini, birbirine dokunmasını bile ortadan kaldırdı, insanlar yalnızlaştı. Oysaki insan sosyal varlıktır. Yani insan insana ihtiyaç duyar. Sanatın varlığı da insana bağlıdır. Sanat insana sunulmaz, sanat insana ulaşmaz ise eserler değersizleşir, kıymet yitirir. Pandeminin birçok olumsuz yanına rağmen, belki de tek olumlu yanlarından biri, sanatçıların kendileri ile başbaşa kalıp, yeni eserler üretmesini sağlamak oldu. Sanatçı, eserlerini yaparken, hep gelecek güzel günlerde insanlarla buluşacağını düşünerek eser üretti. Ben de kendi atölyemde, kendimle baş başa kalıp yeni eserler üretmeye çalıştım. Pandemi döneminde sanatın; kalpleri, ruhları, bedenleri iyileştirici gücüne ne kadar çok ihtiyaç duyulduğu anlaşıldı. Bende bu iyileştirici gücü, kendi yalnızlığında, evlerine mahkum olanlara bir nebzede olsa güzellik katmak için, dijital teknolojiyi kullanarak sanatsal etkinlikler yapmaya çalıştım. Sanat severlere, dijital ortamlarda eserlerimi sunmaya çalışıp, güzelliklere vesile olmaya, ruhlarına güzellikler katmaya çalıştım. Ebru sanatının iyileştiren, huzur veren etkilerini kullanmaya çalıştım. Keşke şu an tüm insanlığı ebru ile iyileştirebilmem mümkün olsa. İnsanların yalnızlığına, çaresizliğine biraz da olsa sanatla güzellikler katabilsem. Ama inanıyorum ki, insanlık çok yakın bir zamanda bu virüsü yenecek. İnsanlar geriye dönüp baktığında; yaşadığı zorlukları, acıları ve yalnızlığın olumsuz etkilerini hatırlayıp, daha güzel bir yaşam için çaba sarf edecek. Dilerim insanlar, sokaklarda açmış olan lale çiçeklerine pencerenin arkasından bakmayacak, onların yanına gidip onları seyredecek, onlara dokunacak. Mevsimlerin değişimine evin içinde değil, yaşamın tam içinde, doğada, dışarıda tanık olacak. Kim bilir belki yeniden Cluj'a gelir ve ebru teknemde, su üzerinde lale çiçekleri yaparım. O yaptığım ebrular, güzel kalpli bir Cluj'lunun evinin duvarında, yüzyıllarca solmadan canlı kalır. Unutmayın ebruda yapılan çiçekler, ilk günkü gibi taze ve canlı kalır, yüzyıllar geçse de asla solmazlar.
Atilla CAN:
www.ebrudergisi.com